bu hafta sizin icin begendiğim 2 adet köşe yazısını paylaşmak istiyorum.Her iki yazı da ilginç olduğu için burada..İlk yazı yalnızım asosyalim diye hayıflananlara,ikinci yazı ise son dönemdeki favori yazarım Ece Temelkuran'ın,Nişantaşı Nişantaşı olalı böyle tespit görmedi...Ankara'nın en çok İstanbul'a dönüşünü seven tüketim çarkı mağdurlarına saygıyla duyurulur:)
Yalnız ve asosyal olmak gayet iyidir, insanı yeniler
ÖTEKİ AMERİKA
Hıdır Geviş
Bu başlığı görünce “Hıdırcım, sen iyice şaşırdın” diyebilirsiniz, ama ne olur biraz bekleyin, bu yazıyı okuyup bitirin, sonra ne derseniz deyin... Geçen gün Türkiye kökenli Kürtlerden ve Türklerden oluşan bir grupla New York Metropolitan müzesinin damına (Cantor Roof Garden) çıktık. Burası harika bir yer, doğal bir balıkgözü manzara var, yani geniş bir görüş açısına sahipsiniz. Bu manzaranın içinde, Central Park’taki ağaçların yeşil kubbesi ve bu kubbeyi ötede bir ufuk çizgisi gibi kesen yüksek Manhattan binaları yer alıyor. Hele bu mevsimde havalar da böyle güzelken, harika bir şey burada bulunmak. Çünkü burada, cuma günleri 8’e kadar açık olan bir de bar var. Buradan içkinizi alıyor, fırt fırt yudumlayarak keyfinize bakıyor, buna ek olarak oracıktaki açık hava sergisinde yer alan ilginç sanat eserlerini inceliyorsunuz.
Burada benim çok sevdiğim bir sergi vardı, daha yeni kalktı. Jeff Koons on the Roof adını taşıyan bu sergide, dışı yansımalı ve pürüzsüz olan, paslanmaz çelikten yapılmış Balon Köpek (Balloon Dog) benim en sevdiğim eserdi. Çocuklar için hazırlanan okuma kitaplarındaki şekillerden ve Truva Atı’ndan esinlenerek yapılmış bu köpek heykel. Bunun gibi eşi benzeri pek görülmemiş türde daha başka heykeller de vardı o sergide... Yeni sergi ise yine çok ilginç: Bu serginin adı Roxy Paine on the Roof: Maelstrom. Burada da paslanmaz çelikten dev ağaçlar ve bu ağaçların etrafa yayılmış uzun dalları yer alıyor. Roxy Paine’in benzeri tarzda bir çalışması daha önce Manhattan’ın göbeğinde yer alan Madison Square Park’ta sergilenmişti, hâlâ orada. Parktaki ağaçların arasında, diğer ağaçlarla aynı ebatlarda olan iki tane metalden ağaç yer alıyor... İşte bu yaratıcı çalışma, sanatçı için Metropolitan müzesine giden anahtar oldu.
Ben, içkimi yudumlayarak etrafta dolaşıyorum... Çünkü bizimkiler yine biraraya gelmiş, fıs fıs fıs politika konuşuyorlar. Üstelik Türkiye politikası... Yani asap bozucu konular. Hiç çekemem... Manzara beni öyle büyülemiş ki sanki içkimin her yudumunda sarhoşluğum iki kat artıyor. Bu arada içtiğim şey, şişesi bazı yerlerde 250 dolara satılan 1998 yapımı Bordeaux şarabı Cheval Blanc falan değil... içtiğim şey bildiğiniz gazoz, sprite, 0 calori 0 carb.
Bizim Kürtler ve Türkler o köşede Türkiye’yi kurtarmaya çalışadursunlar, ben kendime civardan konuşacak başka birilerini buldum bile. Bu birileri, serginin hazırlanışı sırasında yaşanan ilginç olaylarla ilgili konuşuyorlardı.
O akşam Metropolitan’dan Kürt ve Türk arkadaşlarımla ayrılırken, aklıma iki soru takıldı. Birinci soru: Siyaset neden Türkiyeliler arasında bu kadar çok konuşuluyor? İkinci soru: Neden Türkiyeliler bu kadar çok birbirleriyle görüşme ihtiyacı hissediyorlar? Sonra New York ve İstanbul arasında bir kıyaslama yaparak sorularıma cevap aramaya çalıştım. New York sokaklarında dolaşırken daha fazla sayıda yalnız insan gözünüze çarpar. İstanbul sokaklarında dolaşırken ise yalnızların oranında belirgin bir düşme olduğunu fark edersiniz; daha fazla ikili, üçlü dörtlü gruplar görürsünüz. Bir başka nokta da şu: New York metrosunda rastladığınız o yalnız insanlar, ellerine bir dergi, bir gazete ya da bir kitap almış okuyorlardır. Bunu yapmıyorlarsa bile Ipod’larıyla müzik dinliyorlardır. İstanbul’dakiler ise çoğunlukla grup oldukları için birbirleriyle konuşurlar, yalnız gezenlerse kulaklarına dayadıkları cep telefonuyla yine birileriyle konuşurlar.
Resmetmeye çalıştığım bu tablodan herkes kendine göre bir sonuç çıkarabilir. Mesela içinizden bazıları, biraz acıyarak biraz da eleştirerek diyebilir ki ah kapitalizmin aynası olan New York, insanları nasıl da asosyalleştiriyor ve yalnızlaştırıyor. O zaman ben de derim ki yok yok yok, hiç de değil... Çünkü bana göre yalnız olmak ve asosyal olmak insanları da toplumu da daha çok geliştiren, oldukça yararlı bir olgu. Yalnızlık sizi başka şeylerden etkilenmeye müsait kılıyor. Örneğin yeni bir insanla tanışma fırsatı buluyorsunuz, o insandan yeni şeyler ve yeni alışkanlıklar öğreniyorsunuz, yeni bir müzik keşfetme ve dinleme imkânı buluyorsunuz, bir kitap ya da dergi okuyarak olaylara farklı bakabiliyorsunuz. Kısacası mevcut sosyal çevrenizin etki alanından çıkıp, yeni etki alanlarına girmiş oluyorsunuz. Bu da sizi değiştiriyor, daha açık fikirli ve daha anlayışlı kılıyor, belli bir kliğin içine de saplanıp kalmanızı önlüyor.
Bunun yanı sıra yalnızlık size kendinizle yüzleşme fırsatı veriyor. Evde tek başınızayken kendinizi sorgulamaya daha müsait olursunuz. Bu da sizin kişiliğinizde ister istemez bir ilerlemeye ve bir olgunlaşmaya neden olur. Oysa birileriyle birlikteyken sürekli başka insanları ve kurumları suçlamaya, ayıplamaya ve yargılamaya dayalı sohbetler edilir. Tabii bu arada kendinizi görmezden gelir ve hayattaki bütün günahları başkalarının boynuna atarsınız. İşte bu nedenle Türkiyeliler politika ve futbol konuşmayı çok sever. Çünkü her iki alan içinde de suçlayabileceğiniz ve günahkâr ilan edebileceğiniz bir sürü karakter vardır, kendiniz hariç.
Temelkuran'dan Nişantaşı analizi
17 Mayıs 2009 Pazar 15:31
Milliyet yazarı Ece Temelkuran, "tüketim semtleri" olarak tanımladığı İstanbul'un Nişantaşı semti için oldukça güçlü ve eleştirel bir analiz yapıyor.
İşte Temelkuran'ın "Türk basınının meşhur ettiği İstanbul semtleri" diye tanımladığı Nişantaşı hakkındaki ekonomi-politik analizi...
Diyarbakır"dan bir dostum İstanbul"a geldi. Gelir gelmez "Yahu şu Nişantaşı"nı bir görelim” dedi. Malum Türk basınının meşhur ettiği İstanbul semtleri var ki. Hatta Türkiye yazı-çizi hayatı genel olarak Cihangir-Nişantaşı hattında konuşlandığı için sanki Malatya"daki insan da buraları ezbere bilirmiş gibi bir konuşma hali hâkim gazete ve televizyonlarda. Tıpkı televizyon kanallarının “Bugün hava çok sıcaktı” haberi yapması gibi. Bugün hava nerede sıcaktı? Bahsettikleri İstanbul"dur, ama kargadan başka kuş bilmemek gibi, memlekette İstanbul"dan başka şehir yokmuş gibi konuşmanın sonucu olarak hava bugün ya sıcaktır ya soğuktur. Beyinler de yoruluyor! Ağrı"da kara kış devam ederken “Yaz sıcakları aniden bastırdı” haberleri gibi bu Nişantaşı "muamması" da alıp yürüdüğü için arkadaşıma bir Nişantaşı turu yaptırmak icap eti. Dedim ki “İşte buralar buralar hep kafe”, ekledim, "Buralar buralar da hep dükkân." “Eeee?” Eeee"si işte o kadardı. Dükkânlar ve kafelerden başka bir şey yoktu. Dedim ki “Burası tüketim semti. Başka bir numara yok.” Sonra semtin "yaşam matematiğine" takıldı gözüm. Şöyle cereyan diyordu olay: Kadınlar ve nadiren de adamlar alışveriş yapıyor. Alışveriş döngüsüne girince çıkmak zordur, çıkamıyorlar ve alışveriş cehenneminin içine, daha derinlere doğru yuvarlanıyorlar. Derken, alışveriş dünyası onları yorgun argın gövdeler olarak dışarı fırlatıyor ve kendilerini bitkin bir şekilde kafe"lere atıyorlar. Kafe"lerde kahvenin yanına mutlaka tatlı bir şey yeniyor çünkü beyin yorulmuş oluyor seçimler yaparken. Bluzun yeşili mi kırmızısı mı? Pantolonun fermuarlısı mı düğmelisi mi? Falan filan derken bir milyon olmuş kafa şekere ve karbonhidrata ihtiyaç duyuyor fena şekilde. Sonra o şekerli, karbonhidratlı besinler lüp lüp yendikten sonra bastırıyor mu suçluluk duygusu. Haydi bakalım Nişantaşı"nda ve benzer semtlerde bolca bulunan güzellik salonlarına, spor salonlarına, saunalara. Neden? Çemberi tamamlayacak mağaza seferberliğinde alınacak giysilere sığabilmek için. Sonra tekrar mağazalar, tekrar kafeler ve tekrar güzellik salonları ve böyle devam edip gider. Bu döngünün en mükemmel devam ettiği yer ise Anadolu yakasındaki Bağdat Caddesi"dir. Orada güzellik ve spor salonları ile fırınlar, pastaneler, kafeler tam karşılıklı durur. Kadınlar da caddenin iki yanına yaptıkları seferlerle bu devridaimin içinde yuvarlanır giderler. İnsan yabancı birini gezdirirken yaşadığı yere de onun gözleriyle bakmaya başlar. Bir tür aniden turist olursunuz kendi hayatınızın içinde. Şöyle bir baktım Nişantaşı"na. Tam bir tüketim semti. Tam olarak bir şey üretilmiyor. Rehaveti, sıkıntısı ve gevşekliği bundan. "Cesedimi kuyuya atın" Ama bütün bu ekonomi-politik geyik arasına şunu da ekleyeyim: Bütün bunlardan daha sıkıntılı olan şey ise erkeklerle alışverişe çıkan kadınların giysilere bakarken kaçırdıkları o bakış. Adamların yüzündeki “Beni öldürün. Cesedimi kuyuya atın. Ama beni bu mağazadan çıkarın yalvarırım!” bakışını izlemek müthiş keyifli oluyor.
Blog sahibini tebrik etmek istiyor ve ben de en sevdiğim yazılardan birini eklemek istiyorum..
Saygılar,, EsEn Kalın...
Anlık yaşıyoruz anlık. Kısa mutluluklarla yelken açıyoruz geleceğimize. Aslında karamsarız biraz. İyi giden herşeyin arkasında ya kötülük ararız ya da mutlu olmaktan korkarız aptalca. Karşımızdakine kendimizden daha çok değer veririz. Eksilerimizi hiçe sayar artılarımızla savaşırız zaman zaman. Sevgimi yüce bir idol gibi görmekten asla vazgeçemeyiz. Yamuk yumuk çizgileri düz görmekten ya da ıslatan yağmuru sevmekten zevk alırız. Ama neden?
Sevgimi göstermek için karşımızdakine kul köle olmak, onun için dünyaları yıkmak, atmak, kırmak, dökmek, ölmek...Aklımızla kalbimizi aynı çizgide tutmak ne kadar zor. Kendi gölgenle savaşmak gibi birşey. Bir yanda hayat ve mutluluğu veren yüreğin diğer yanda hayatı ve mutluluğun anlamını öğreten aklın,mantığın! Zor hayat, zor insan...
Nedir ki mutluluk?
Bir geceliğine ihtirassız zevk almak mı? Karanlığını saklayıp aydın olmaya calışmak mı? Sınırsız paranı anlamsız ve amaçsız harcamak mı? Ya da yarını endişe etmeden bugününü atlatmak mı? Daldan dala konup neyin ne olduğunu anlamdan toprak olup uçmak mı?
Sevdiğini söyleyemeden ya da severken kaybolup gitmekten ne kadar zevk alıyoruz değil mi? İstemediğimiz ortamlarda sevimli durmaya çalışmak, kulaktan dolma insanlara itibar ve saygı bağlamak, hayatının yüzde doksanını ailenden cok, calışarak geçirmek? "Herşeye rağmen hayat güzel" diyerek kabullenme politikasında ilerlemek.
Yoksa herşey doyumsuzluk mu? Olanı saymadan yaratmaya çalışmak, yaratılanı unutup yeni bir sayfa açmak. Belki binlerce kere yapmısızdır bunu. Aynaya bakmadan insanları yargılamak. Önyargımıza hakim olamamak. Kapatmışız kendimizi yenilikçi olmaya. Her ne kadar hepimiz herşeyin güzel gittiğini düşünsekte aslında hepimizde bir eksiklik var. Mutlaka olacak diyenleri duyar gibiyim. Amacım hayatın kötü olduğunu kanıtlamak değil, insanlarımızı mutsuzluk için kimi zaman kendisine, çoğu zaman karşısındakine elinden geleni yapmasıdır. Bunları engellemek için ne yapmamız geretiğini bulmaktır. Bulamayacağımıza ne kadar emin olsakta..
Peki nedir ki mutluluk?
Yalnızlığını sıradanlaştırmamak mı? Her gecenin ardında mutlaka seni yaşlandıracak ve sana yeni bir umut katacak olan günün geleceğini bilmek mi? Duygularını saklamaktan vazgeçip özgür ve hür olmak mı? Suskun fikirlerini açıkca konuşturmak mı? Gerektiği zaman arsız ve zamansız çekip gitmek mi? Kendinden üstün olanın yine kendin olduğunu nihayet anlamak mı? Kim bilebilir ki "ZaMaN" amcanın yarın bizi hangi maceralarda oynatacağını?
Hayat güzel. Onu tadınla yaşamak çok daha güzel. Bilirim ki hayat insana çok şey kazandırıyor. Tabi bir o kadar almak karşılığında…
es
29 Mayıs 2009 04:36